Genel > 50 yaş altı bilmez şimdi bunları. Bizim gördüğümüz günleri masal sanırlar.

Ah be kardeşim…

50 yaş altı bilmez şimdi bunları. Bizim gördüğümüz günleri masal sanırlar. Ama biz masal dinlemedik, masalın içinde yaşadık.

Develer tellal, pireler berber iken değil belki ama; Samsun sigarasının içinden odun çıktığına şahit olduk biz. İstanbul’la Ankara arasında “alo” diyebilmek için santrale yazdırıp saatlerce bekledik. Telefon bağlanınca da herkes sus pus olurdu, sanki devlet sırrı konuşacağız. Şimdi görüntülü konuşma var da, kimsenin birbirine söyleyecek sözü yok.

Cep telefonu mu? O sadece Kaptan Kirk’ün elindeydi. Bizim mahallede en teknolojik alet çevirme kollu telefondu. Sokakta ayı oynatılırdı, çocuklar peşinden koşardı. Kalantorlar Murat 124’e binerdi. Anadol’un kaportasını inekler yedi diye şehir efsanesi dolaşırdı. Salça sürülmüş ekmek bizim pizzamızdı.

Mutfaklarda muşamba vardı, tencereler kalaylanırdı. Arap sabunu kokusu temizlik demekti. Çamaşır makineleri merdaneliydi; kolunu kaptırırsan geçmiş olsun. Sobanın üstünde kestane, askısında yün fanila kururdu. Elektrik kesilince panik olmazdı; mum yakılır, duvara tavşan gölgesi yapılırdı.

Kızlar Avaramu’yu ezberler, Raj Kapoor’a iç geçirirdi. Biz Vahi Öz’e güler, zavallı Ayşecik’e üzülürdük. “N’ayır, n’olamaz!” replikleri hayatımızın parçasıydı.

İzmir Fuarı zangır zangır sallanırdı Cem Karaca sahneye çıkınca. Özay Gönlüm yarenini tıngırdatır, Erol Büyükburç ve Metin Ersoy gazinoları inletirdi. Ringlerde Cemal Kamacı kroşe patlatır, sahalarda Metin Oktay ağları delerdi. Sabahın köründe kalkıp Muhammed Ali’nin maçını izler, onunla birlikte “kelebek gibi uçar, arı gibi sokardık.”

Mahalle sabahları Orhancı-Ferdici diye ikiye bölünürdü. Arabesk dolmuşların arkasında yazılar, önünde muavinler vardı. Akşamları Barış Manço “Lambaya püf!” derdi, biz karanlıkta kalırdık ama gönlümüz aydınlıktı.

Televizyonda sadece TRT vardı. Haberleri Jülide Gülizar okurdu. Ekranda “Televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız” yazardı; biz de gerçekten kapatırdık. Çünkü söz namustu o zaman.

Gazeteler bir gün sonra gelirdi ama sabırsızlıkla beklerdik. Şehirlerarası otobüslerde sigara içilirdi. Damalı taksiler vardı. Radyoda “Arkası Yarın” başladığında evde çıt çıkmazdı. Çizgi romanlarda Avanak Avni’yle güler, Zübük’e kızardık.

Wi-Fi yoktu. iPad yoktu. Akıllı telefon yoktu. Ama komşuluk vardı. Kapı önünde iskemle vardı. Çay vardı. Muhabbet vardı. Kimse kimseyi “engellemiyordu”, çünkü kimse kimseyi silmiyordu hayatından.

Şimdi her şey hızlı. Ama o günler yavaş aktığı için güzeldi. Paramız azdı belki ama gönlümüz boldu. Ay sonunu zor getirirdik ama akşamı neşeyle bitirirdik.

Ali Zambak abiniz olarak diyorum ki gençlere:

Biz yokluk gördük ama yoksunluk çekmedik.

Siz bolluk içindesiniz ama biraz eksik gibisiniz…

Belki de mesele eşya değil, eşliktir.

Belki de mutluluk; salçalı ekmeği paylaşacak bir kardeş bulmaktır.

Yaşayanlara gelsin…

O eski günlerin hatırına bir çay koyun bu akşam.

Mum ışığında değil belki ama, kalbinizin ışığında oturun biraz.

Ali Zambak